29 Mayıs 2007 Salı

Cansu Yunus - Sığındığım Yıldız

Yoruldum artık.
Hayat mı yoruyor beni?
Yoksa çıktığım yokuşlar mı?
Tek zevk aldığım yıldızlar.
Onlar rahatlatıyor beni.
Bana bir annenin çocuğuna bakan,
Şefkatli, tatlı yüzü gibi göz kırpıyorlar.
Onları seyretmek,
Yakamozları seyretmek kadar güzel.
Deniz gibi durgun ama dalgalı olmak.


Cansu Yunus - Olmak ve Olmamak

Hem varlığım,
Hem yokluğum.
Hem yakınım,
Hem uzağım.
Hem düşmanım,
Hem dostum.
Hem her şeyim,
Hem hiçbir şeyim.
Hem gecem,
Hem gündüzüm.
Hem soğukluğum,
Hem sıcaklığım.
Hem hapsettiğim,
Hem hapsedildiğim.
Hem sevdiğim,
Hem nefret ettiğim.
Olmayı nasıl başardın? ...


Cansu Yunus - İstanbul'da Yaz Gecesi

İstanbul sana sesleniyorum bu gece.
Beni dinle kız kulesi.
Çığlıklarımı duy Boğaziçi.
Gözyaşlarımı sakla Marmara denizi.
İçimdeki ses konuşuyor bu gece.
Kalbim hızla çarpıyor, sırdaşımsın bu gece.
İstanbul, hıçkırıklarını duyuyorum.
Kız kulesi, ışıltının yaptığı yakamozları seziyorum.
Boğaziçi, dudaklarının yanından süzülen gözyaşlarını görüyorum.
Marmara, sana bakıp hüzünlenen insanları görüyorum.


Cansu Yunus-Çizgideki Cambaz

Hayat çizgisindeyim.
Kalmak mı? Gitmek mi acaba,
Bana verilen.
Çığlıklarım, sadece benim bildiğim bir dilin kelimeleri sanki.
Sessizlikler, elime verilen bir şiir sanki.
Okuyorum, ama okumayı yeni öğrenen bir çocuk gibi.
Güçlüyüm, savaşa yeni giren zırhlı bir savaşçı gibi.
Hatalıyım, hançerlenmiş yüreğim bir taş gibi.
Haklıyım, suçsuz yargılanan bir mahkum gibi.
Suskunum, masum bir bebek gibi.
Yolcuyum, yürümeyi yeni öğrenen bir küçük gibi.
Acemiyim, ipte dengesini çabuk kaybeden bir cambaz gibi.
Aşığım, çıldırmış şairlerin titreyen mısralarındaki sen gibi…


26 Mayıs 2007 Cumartesi

Pınar Can-Yalnızlığın Dansı


Neden sussar insan?Susarken sığındığı şey nedir?Herşey bir lirik dans gibi ezgileri acılı susan ama keskin
hareketlerle dolu koca bir hikayeyi barındıran mini bir gösteri yada sonu bir türlü gelmeyen acıklı bir ayrılık şarkısı hani ayrılanlara hitafen.Boşlukları taşlarla doldurmak sessizce durmak gerek.Acıdan mı dillere lal düşer bilinmez.Düşüncelerde lirik yapabilir mi?Onlarda çok sessiz sanki bir felaket var arkalarındaitelio düşüncelerimi piste.Işıklar kaarardı.Perdelieri kim kapattı?Güneş vurmuyo duvarlara dans etmiyor odada.Acının ssesi duyuluyor uzaktan ruhu derinden etkileyen birşekilde dolduruyor kulaklarımı.Düşünceşerim kilitleniyorbirbirlerine.Şimdi dans ediyorlar hesapsızca.Bütün uzuvlarımda hisediorum müziği.Düşünceler teker teker pistteler boş yer kalmadı raks ediorlar.Hepsi bir yerde toplandı şimdi.Tek görüyorum onları okuduğumda ACI.Şehvetle dans eden iki kelime var ortada birbirlerine okadar kenetlenmişlerki okuyamıorum.Susuyorum....
Notalar arka arkaya geliyor sanki düşüncelerimi çağırıyor.Bu dans öyleki içinde tutku ihanet şehvet ayrılık sevgi çaresizlik var.İçine aldığını yakar.Bütünlük var.Derin bi masumiyet aslında gerçek gibi görünen ortak olmayan hayaller var.Küçük bir aydınlık oldu şimdi.Zarif masum bir kız geliyor içeri yalın ayaklı donuk parmakları kırmızı ojeli.Narin teni ateş gibi.Gözleri keskin ve parlak.Masumiyetini beyaz bir elbiseyle örtmüş.Çekingen ve suskun.Saçları özgür omuzlarından beline.Mırıldanıyor mini bir ezgi dilinde.Yavaşça yaklaşıyor piste.Soğuk elleriyle kavruyor düşünceleri yağmalanıyor onların arasında kavruluyor adeta.Tüm çekiciliği üzerinde düşüncelere musallat oluyor.Umduğunu bulamıyor.Sessizlik... suskunluk..
Evet kelime okunabiliyor şimdi YALNIZLIK.
Müzik hızlanıyor kız yalnızlığın kollarında umarsızca dans ederken konuşamıyor.Bütün görmek istediğini,almak istediğini veriyor yalnızlığa sesinide suskunluğunu ve karanlığınıda.Garip bir şekilde anlatıyordu bu suskunlukta düşündüklerini.Teslim etmişti kendini yalnızlığın kolarına.O halde susmak en doğrusudurve siz susarken anlamış olan varsa düşüncelerinizi konuşacağınız kişilerde onlar olmalıdır belki.
Müzik yavaşladı Yalnızlık kızı yordu.Ojeli küçük parmakları kızı taşıyamadı elbisesi terli vücudundan kaydı.Saçları belli yerlerini kapadı.Yalnızlıkta gittti dansta bitti.
Perdeler açıldı güneş gecenin suskunluğuna ışık vurdu.Kız artık yalnızlığındı odanın en hucra köşesinde kıvrılıp uyudu.
Yalnızlığın dansı onu yormuştu.


18 Mayıs 2007 Cuma

Pınar Can-Nanama


Sizlere birini tanıtmak istiyorum.
Kısa boylu,yapılı göbekli,pamuk beyazı,henüz ellialtısında bir çıtır o.
Çok genç yaşta hayatın zorluklarıyla karşılaşmış.Annesini kaybetmiş dokuzunda sırasıyla babası kardeşleri,eşi,kızı derken bu günlere gelebilmiş.Çok
cukları evlenip çoluk çocuga karışmış,genç yaşta kaybettiği evinin direğinin yerini almış.Büyük bir sabırla yetiştirmiş çocuklarını ve hatta torunlarını.
Oda ne!Yüzü çizgilerle dolmuş,masum tebessümleri cizgilerinin arasında kaybolmuş.Her çizgisi hayatının önemli hatıralarıyla dolmuş.Kolay geçmemiş onun yaşamı,kalbi bile dayanamamış hızla giden senelerine daha doyamadan gençliğine.Zalim hayatın çöllerinde savrulmuş hayat nereye götürdüyse.Hala mücadele ediyor hayatla.Kaybetmiş kendini elini eteğini çekmiş herşeyden.Bedeni yorulmuş rüzagara karşı direnmekten.İyice çukurlaşmış birçok düşünce gözlerinde.
Hala savaşıyor,pençeleşiyor hayatla.Hergün bir çizgi bir çizgi ilerliyor yolunda.Düşündüğü kollarını açtığında eksik kalan yeri yani kızı için ayırdığı yeri kimin dolduracağı.Yarattığı nedense yetim kalmış torunları.Yo yo bukadar çobuk pes edemez.Daha hala herkesin ona ihtiyacı var.Okadar şey yaşamış ki kalbinde yara almadık yer kalmamış.Herşeyede alınır olmuş zamanla.Yo yo daha yaşlanmadı.O çizgiler hayatın oyunu saçlarına karlar yağmadı doğanın kanunu bu.
Zaman işlemesin dursun.Herşey bir rüya olsun.Nelere dayanmadı ki o yürek,nelere şahitlik etmedi ki o gözler boşuna mı o çizgiler?Yaralı kalbine bir merhem arıyor galiba yada kaybettiği huzuru ve yakınlarını.Boşlukta yaşıyor sanki kaybettiklerini arııyor gözleri.Bir dakika mutlu olsa anında ağlıyor yo yo yaşlanmadı o çizgiler yalan hayatı geçti gözünün önündende ondan.Tatlı bir kadın o ve kılıç kadar keskin hala arayış içerisinde olan tecrübeli bir kadın o.
Hisettiği herşeyi ufakta olsa gözlerinin sönmeye yüz tutmuş ışıltısına vuran; çok eski bir albüm gibi yada yılanmış bir şarap misali Hayatın ta kendisi o.
O kim biliyormusunuz?Annemin annesi beni büyüten sultan biricik anneannem Beycan.



Pınar Can-SAİT FAİK ABASIYANIK'IN "HALLAÇ" ADLI HİKAYESİNİN OLAY ÖRGÜSÜ VE ÖZETİ

Adamın vapur iskelesinde sürekli hallaç babayla karşılaşması
Hallaç babanın davranışlarına odaklanması ve onu merak etmesi
Hallaç babayla konuşmayı çok istemesi
Vapur iskelesine gitmesi
Hallaç baba ile arasında kısa bir konuşma geçmesi
Adamın merakının artması ve hallaç babayla daha çok vakit geçirmek istemesi
Bir gün adamın yine vapur iskelesine gitmesi
Hallaç babanın etrafında birçok insanın olduğunu görmesi
Hallaç babanın fenalaşması ve ölmesi


Adam sürekli vapur iskelesinde hallaç babayla karşılaşır.Hallaç babanın davranışları onda merak uyandırır.Adam hallaç babayla konuşmayı çok ister.Vapur iskelesinde hallaç baba adamı durdurup saati sorar ve aralarında kısa bir konuşma geçer.Ancak bu konuşma adamın merakını tatmin etmez.

Bir gün adam tekrar vapur iskelesine gider.Hallaç babanın etrafında birçok insanın olduğunu görür.Nekadar yardım etmeye çalışsada artık çok geçtir.

Pınar Can-Ben Yine

Peri gibi güzel ve şirin,
I sıtır yüreğimi derin derin,
Neşe katar gönlüme,
Ayrılık acısını dindirir,
Rahatlatır beni serin serin...''

Bu şiiri yazdığında bana,
Anneliğini tadıyordun mutlaka,
Aydınlığın karanlığa gömüldüğü bir gecede,
Ağlıyordun gizlice
Hayat bize oyun mu oynuyor anne?
Bu soruyu sorduğumda kendime
On yaşındaydım heralde,
Sakın ağlama anne
Hep yanındayım BEN YİNE.


Pelin Honca-DÜNDEN BUGÜNE LAİK EĞİTİM


O büyük bir devrimci, asker ve filozof olmak yerine normal bir insan gibi emellerini gerçekleştirebilirdi. Ancak onun emeli gelecek için bir şeyler yapmaktı. Hayatı ve yaptıkları gerçekten de 20. yüzyılın dillere destan devrimlerindendi. O büyük bir öğretmendi.
Sözünde dediği gibi ‘Millerleri kurtaranlar yalnız ve ancak muallimlerdir.
Bize de yol gösteren onun öğretmenliğiydi. Çağdaş eğitim için gerekli olan eğitim ve laikliğin birleşmesiydi.Çağın gelişme süresince laikliğin benimsenmesi gerektiğini Atatürkçü olmayan kişiler hariç hepimiz biliyoruz.Dünden bugüne değişen laik eğitimin farklılaşması arasında laikliğin benimsenmesi ve Atatürkçülüğün kalıcı olması yer etmiştir.Atatürk’ün nutkunda bahsettiği gibi;
‘Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensiplerin gökten indiği sanılan kitapların doğmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.
Bizim yolumuzu çizen; içinde yaşadığımız yurt bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin binbir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir.’
Bizim sözlerden anladığımız gibi laikliğin devletin yapısındaki yerini görmüş olduk.Devletin ilerlemesi için eğitimin önemi ve eğitim belirli bir yapıda yeni laiklikte yer edindiğini biliyoruz.Ayrıca Cumhuriyet ve demokrasinin getirdiği devletin olmaması durumunu göz önünde bulundurmalıyız.Bunun içinde Atatürkçülüğün ve laik devletin oluşumunda devlet,Cumhuriyet ve demokrasinin etkisini unutmamalıyız.
Onun inkılaplarını, fikirlerini edinmek bizi beyhude bir alıntıya sürükler. Bunları gerçekleştirerek bizim için, gelecekte nesiller için ve Atatürk’ün bıraktığı devrimlerin sonsuzluk kazanması için önemlidir.



Özge Çoban-ORHAN KEMAL’İN “UZMAN “ ADLI HİKAYESİNİN KİŞİLER BAKIMINDAN İNCELENMESİ



ADAM:mütehassıs ”çok yakışıklı bulmuştu adamı…”
Kibar:”buyursunlar hanımefendi…”
Başarılı:”İtalya,Fransa,İngiltere ta norveç’e kadar şöyle uzandım.konferanslar verdim..”
Çapkın:”kartının arkasına bir arkadaşının daha çok tavladıkları karı,kızları düşürmekte kullandıkları yazıhanenin adresini yazıp uzattı.”

TUNÇ:çocuk ”5 yaşlarında,kumral kıvır kıvır saçlı,cin bakışlı bir çocukla…”
“zeki,yakışıklı…”
canayakın:”…o da böyle hiç tanımadığı insanlarla hemen senli benli olurdu.”
Meraklı:”…niye tutuyordun sinekleri?”,”tecrübe ne demek.”,”deney ne demek?”
saygısız:”hayvanoğlu hayvaaaaaan”,”hişt hayvaannn”



ANNE:anne ”kızına benzeyen pırıl pırıl bir anne.”
“güzel anne…”
“gözlerini genç kadının al al yanaklarıyla ela gözlerinden ayırmadan…”
“…canlı saçları da harikaydı.”
Kibar:”kadın hiçbir şey anlamadığı halde:_ yaa! Dedi”
Eşini sevmeyen:”kocam aptalın biridir.”,”evet evet aptalın,budalanın biri!”



Kübra Ceylan İkizler-"Kaşağı" Anlatıcı:Hasan

21.03.1913

Bu gün çok mutluyum yine ahıra gittik. Tosun her geçen gün daha çok büyüyor. Beni gördüğü zaman sevinmiş gibi kuyruğunu sağdan sola doğru hızlı, hızlı sallıyordu.Ağabeyimin yaşına gelsem evin az aşağısındaki dereye, söğüt ağaçlarının olduğu yere Tosun’la giderim. Korkuyorum işte. Biliyorum Tosun’da beni seviyor hatta onunla oynamamı istiyor ama korkuyorum. Dadarun’da olmasa üstüne hiç binemeyeceğim. Zaten küçücük bir şeyim. Kayboluyorum Tosun’un yanında.
Bu gün ağabeyimle bana Dadarun tımar etmeyi gösterdi. Aslında tımarı Dadarun her gün yapar ama bu sefer nasıl olduğunu nelere dikkat edilmesi gerektiğini gösterdi. Ağabeyim pür dikkat Dadarun’u dinledi bende dinledim aslında ama o kadar da değil. Bende tımar etmek istiyorum ama Tosun’la oyun oynamak daha çok hoşuma gidiyor. Ağabeyim yine tımar etmek için Dadarun’a yalvardı.

-Bende, bende yapacağım. Dadarun nasıl olduğunu gösterdin işte. Yeter bu kadar tımar dersi yalvarırım sana, bir kere yapayım. Hem gör bakalım öğrenmişmiyim?

Dadarun ağabeyimin bu yalvarışlarına dayanamadı ve tımar etmesi için kaşağıyı ağabeyime verdi! Ağabeyim tımardaki o tık, tık seslerini çıkaramıyordu, yüzünü görmeliydin günlük, şekilden şekle sokuyordu Dadarun ve ben birbirimize bakıp gülüşüyorduk, eğilip, eğilip Tosun’un kuyruğuna bakıyor Tosun kuyruğunu sallamazsa tımarı daha hızlı yapıyordu. Bu gün çok yoruldum, galiba.
Bu aralar birazda başım ağrıyor. Yani daha fazla yazamayacağım…

23.03.1913

Ağabeyimden çok iyi seyis olur. Bunu bu gün daha iyi anladım. Bayılıyorum atları sevmesine, çok dikkatli. En ufak ayrıntısını bile kaçırmıyor. Sadece tımar etmeyi beceremiyor, o kadar. Atlarında en sevdiği şey tımar, ağabeyimi hiç üzmüyor ne kadar çok başaramazsa o kadar çok hırs yapıyor, belki bu çok iyi bir şey.
Neyse, babam bu gün aşağıdaki Nergis köyüne Mehmet amcamın yanına gitti, çok özlemiş. Annemin yokluğunda babam çok mutsuz oluyor. İstanbul’dan en yakın zamanda geleceğini yazmış annem, çok sevindik bu habere. Hele babam o kadar çok sevindi ki, ama bizim gibi gülerek belli etmedi sevindiğini. Zaten babam ben kendimi bildim bileli böyledir, sevincini bile somurtarak ifade eder. Ama ben babamı çok seviyorum.
Dadarun’la beraber dere kenarına indik bugün, ağabeyimde gelecekti ama son anda fikrini değiştirdi. Dadarun çok güzel yerlere götürdü beni, ağabeyimle inerdim dere kenarına ama bu kadar güzel yerleri görmemiştim, yeşilin her tonu vardı. Mart ayında olmamızdan sümbüller gördük, Dadarun sümbüller hakkında ne çok şey biliyormuş meğer. Kokularını nasıl anlatsam, neyle ifade etsem bilemiyorum, bir tane mor sümbül kopardım.
Akşam babam Mehmet amcamın yanından mutlu gelir babama veririm diye, babam mor rengi çok severmiş Dadarun söyledi çok eskiden bahçemize mor menekşeler ektirirmiş. Dadarun çok yorulmuştu bugün her halinden belliydi “eve gittiğimde derin bir uyku çekeceğim” dedi, yol boyunca. Bende çok yoruldum bugün birazdan babam gelir çiçeğini verip yanağından öptüm mü babamdan iyisi olmaz sanırım. Biraz yatayım bende akşam üzeri yine görüşürüz.
………………………………………………

Neler olduğunu anlatmak bile istemiyorum. Her şeyden nefret ediyorum artık, ağlamaktan kalemi bile tutamıyorum Allah’ım ne olur doğrular ortaya çıksın.
Akşamüzeri babam geldi, ahırdan sesler geliyordu zaten o sesler üzerine uyandım. Babamın bağrışları, ağabeyimin “ben değilim o” sözleri ahırda yankılanıyordu, bir an ses kesildi ağabeyim yanıma geldi “koş Hasan koş babam seni çağırıyor” dedi, zaten korkmuştum koştura, koştura gittim babamın yanına. Babam çok sinirliydi gözlerinden çıkan ateşi görmeliydin günlük. Babamın elinde kaşağı vardı ama kırılmış, ezilmiş, bükülmüş galiba annemin İstanbul’dan getirdiği kaşağı. Dadarun’un hep söyleyip kullanmadığı, neyse bir kaşağı işte. Babam bağırarak;

-Sakın bana yalan söyleme Hasan yoksa seni eşek sudan gelinceye kadar döverim, dedi.

Korkudan nutkum tutuldu, konuşamadım, bir harf dahi çıkmadı ağzımdan, sesim soluğum kesildi bir anda.

-Söylemem. Dedim tek.

-Bu kaşağıyı neden kırdın? Dedi babam.

Dadarun ve ağabeyim yüzüme bakıp cevabı bekliyorlardı.

-Ben kırmadım. Dedim.

Babam yüzüme sert bir ifadeyle baktı ve bağırarak;

-Yalan söyleme diyorum sana. Dedi.

-Ben kırmadım. Dedim.

-Doğru söyle Hasan bak yalan çok kötüdür, ben sizi böyle mi yetiştirdim? Doğruyu söylersen seni cezalandırmam. Dedi.

-Ben kırmadım, ben kırmadım. Diye ahırın ortasında haykırdım.

Babam bana inanmıyordu.

-Utanmaz yalancı. Dedi ve suratıma bir tokat çaktı.

Hayatımda böyle bir olay yaşamamıştım günlük. Yanağımdaki tokat’ın ağrısı değil de kalbimin ağrısı bana daha çok acı veriyordu. Dadarun’a, ağabeyime rezil olmuş iftiraya maruz kalmıştım. En kötüsü, en kötüsüyse babamın güvenini yitirmiştim. Babam ağabeyime bakarak;

-Götürün bunu eve, “bir daha ahıra gelmeyecek” dedi.

Galiba Tosun’u son görüşüm bu. Uzun, uzun Tosun’a baktım sonra ağabeyim yukarı çıkardı beni şimdi odamdayım. Az önce ağabeyim geldi yanıma, babam hala sinirliymiş.
Artık Pervin ile evde oturacakmışım ama bu çok büyük bir haksızlık. Ben kırmadım kaşağıyı, hatta ilk defa babamın elinde gördüm o kaşağıyı.
Of Allah’ım off, sen yardım et bana, anlaşılan günümün büyük bir bölümü senle ve Pervin ile geçecek artık günlük.

05.04.1914

Bugün annem geldi çok ama çok mutluyum olanları duyunca çok şaşırdı Pervin bir, bir eksiksiz bütün olanları anlattı.
4 gün oldu Tosun’u ve babamı görmedim. Tosun yasak, babam ise benden kaçıyor sanki, onlar bunlar boş artık, nede olsa her şey oldu bitti. Annem benim yapmadığımı anladı “Dadarun salaktır atlara ezdirmiştir” diyip durdu.
Bu gün annem benimle yatacak bu yüzden kısa kesiyorum, çünkü annemle yatmak için sabırsızlanıyorum, özledim sevgi görmeyi, özledim annemin kokusunu…

06.04.1914

Bu sabah uyandığımda annem benden önce uyanmış kırmızı fiyonklu elbisesini giymişti, uyandığımı görünce “sen gece ne kadar çok hırlıyorsun” dedi. Çok şaşırdım öyle bir şeyim yoktu aslında, belki de ben uyurken duymuyorum. Asıl bu günün en önemli gelişmesi Pervin bana kazak örmeyi gösterdi. Her ne kadar erkek olsam da bu iş hoşuma gitti, ilk önce şişe ilmek attık sonra bir ters bir düz örmeye başladık kolaymış, artık kazak öreceğim kışa hazırlık olsun, canım sıkılmaz hiç değilse. Pervin de zaten bunun için öğretiyor bana. Abim atları anlatıyor her akşam Tosun büyümüş rengi bile değişmiş, ne kadar istiyorum onu görmeyi bir bilsen günlük of off!
Neyse bu akşamlıkta yeter bu kadar…

18.07.1914

Sana yazmayalı ne kadar uzun zaman oldu, kim bilir en son ne zaman yazdım? Bu zaman içerisinde neler oldu neler? 5. kazağımı örmeye başladım, Pervin yemek yapmayı öğretecek yarın, ilk önce çorbalardan başlayacağız. Babam çorba içmeyi çok sever, biliyormusun artık hiçbir şey eskisi kadar mutlu etmiyor beni. Zaten bu yüzden sana yazmıyorum, bir de bu aralar çok sesim kısılıyor konuşamıyorum bile, gülüyorum kendi halime bazen de ateşim çıkıyor. Kendimi hiç iyi hissetmiyorum belki de bu son yazışım sana, hiç ellemem belki de artık seni. Haaa bu, bu arada annem İstanbul’a gitti yine, bende annemin yokluğunu aratmasın diye babamla yatıyorum, hastayım galiba, o da benle yatıyor hasta olmadığım zamanlarda babam benle yatmazda ondan dedim. Ağabeyimde Pervin ile yatıyor.
Ya sana bir şey söyleyeceğim günlük, bunu daha kimseye söylemedim, söyleyemedim telaş etmesinler diye. Nefsim daralıyor bu aralar daha da sıklaştı babam anlamış olmalı köyden tanımadığım, bilmediğim kadınlar geliyor her gün evimize tekir kuşlar getiriyorlar beraberlerinde kesip, kesip boynuma sarıyorlar. Allah, Allah neler oluyor? Anlamıyorum yazık günah kuşlara ya neyse, görüşemediğimiz süre zarfında olanların özeti bunlar, halim olursa yine yazarım ama pek sanmıyorum çünkü her geçen gün biraz daha yorgun ve bitkin hissediyorum kendimi, gözlerim kapanıyor kendime zor geliyorum hele nefes almak bana eziyet oluyor.

Boğuluyorum adeta. Tek dostum, en yakın arkadaşım sensin günlük seni seviyorum bunu sakın unutma, sana yazamasam da bana küsme.

Senin dostluğuna çok ihtiyacım var….

………………………………………………

19.07.1914
Bu defteri Hasanın yatağının baş ucunda buldum.Ben Hasanın abisiyim.Bütün olanları her şeyi biliyormuşsun meğer günlük. Anlatmama gerek yok. Ama bilmediğin ve hatta bunu kimsenin bilmediği bir gerçek var. İstanbul’dan annemin getirdiği, Dadarun’un kullanamadığı o kaşağıyı ben kırdım. Sinirlerime hakim olamadım.Yapmayı istediğim bir şeyi elde edemiyordum ve bunu başarmanın tek yolu kaşağıya bir şey yapmamdı ve yaptım da zaten. Hiç suçu, günahı olmayan kardeşimin üzerine attım suçu. Kendi kendimi yiyip bitiriyorum. Hasan bu sabah öldü. Dediği gibi bunlar son yazışlarıydı. Perişanlığımı sana anlatamam. Çok ama çok pişmanım. Keşke zamanı geri alabilseydim. Son pişmanlığın fayda etmemesi ne kadar kötü… Acıların en acısını yaşıyorum ben. Dostumu, canımı, kardeşimi kaybettim ve bu sonucu ben kendi ellerimle, bilerek yarattım. Keşke bu kadar pişman olduğumu, onu ne kadar çok sevdiğimi ona söyleyebilseydim. Artık ikimiz içinde çok geç. Ne o bunları duyabilir ne de ben ona anlatabilirim. Bu olay beni her geçen gün yiyip bitiren bir şey dahi olsa kimseye söylemeyeceğim. Şu an tek istediğim şey ne kadar pişman oluğumu ve onu ne kadar sevdiğimi bilmesi. Böyle bir şeyi yaptığım için kendimden nefret ediyorum….


Kübra Ceylan İkizler-Çanakkale





Çanakkale’de büyümüş,Çanakkale’de ölmüş dedem.Doğumu da ölümü olmuş zaten.Konuşmaya başlayıp,6 yaşına gelene kadar aklından çıkmayan düşünce, dilinden düşmeyen cümle ‘Nasıl bir dünyada yaşıyorum?’olmuş.15 yaşına kadar savaşla büyümüş.Mermilerin havada uçuşmadığı,gülle seslerinin duyulmadığı bir anı olmazmış.Bir evin tek oğlu,anasının gözbebeğiymiş.Nitekim 17 yaşında savaşın ortasında bulmuş kendini.Eksik olmazmış oralarda kan,donmuş ölü bedenleri.
Belki de dedem bu yüzden sevmezmiş kırmızıyı.’Bayraktan başka,kırmızı göremem’ dermiş.Daha 17’sinde ,gençliğinin baharında eli silah tutmuş.Dünyanın acı yüzünü tanımış ilk.Vatan için,millet için ‘Ya öleceksin ya öldüreceksin!’sözünü kazımış kalbine.Bu uğurda her şeyi göze almış.Son nefesini burada vermeye o zamanlar ant içmiş.Yaralanmış,üşümüş,aç kalmış,en yakın arkadaşı 2 saniye önce yanında ölürken o arkadaşına veda bile edemeden devam etmiş savaşa.
Kalabalıkmış,her yer canlı yada cansız benden kaynıyormuş.Ama o yalnızmış. Tanımadığı,bilmediği suratlar acı içinde yada mahsum bakışlarla hızla geçip gidiyorlarmış yanından.
Toprağı eline alıp sıktın mı kan bulaşırmış eline.Dedemin de kanı varmış o topraklarda.Kimin olmamış ki zaten.
Anneannemi de Çanakkale’de tanımış dedem.Savaşın ortasında yaralanan askerlere hemşirelik edermiş.Yeri geldiği zaman mermi taşımış.Anneannemin deniz mavisi gözleri umut vermiş dedeme.Savaşın ortasında başlamış onların sevgileri birbirlerine.
Belki olması çok zor bir şey onlar için ama kalplerine söz geçirememişler. Çanakkale’de doğan yürek,Çanakkale’de tatmış o güzel,belki de hiçbir zaman tatmayacağı duyguları.
Çanakkale’de gökyüzünün simsiyah olduğu,insan seslerinden kendi seslerini duyamadıkları bir günde kurulmuş onların yuvaları.Ant içmişler Çanakkale’de yan yana ölmeye.Beyinleri,elleri,yürekleri,bedenleri vatan için feda olmaya hazırmış.
Bir mermi mi korkutacakmış onları?Hiçbir şeye aldırış etmeden el ele yürümüşler ölüme,beraber ölüp öldürmeye.Eğer birine bir şey olursa durmadan savaşa devam etmeye yemin etmişler birbirlerine.
Yağmurlu bir Ağustos sabahı dedem şehit olmuş.Durmak istemiş anneannem dedemin yanında ama dedemin son sözü anneannemi orada tutamamış.’Durma savaş!Bu vatan artık beni değil seni bekler.’Dedem uğruna savaşmaya,ölüme karşı gelmeye yemin etmiş orada.Dünya dursa umurunda değilmiş artık.Mavi gözlerinden süzülen yaşlarla yırtık ayakkabıları,başında yemeni ile ayrılmış oradan. Çanakkale birbirine bağlamış, Çanakkale ayırmış onları . Çanakkale kurmuş,Çanakkale söndürmüş onların ocaklarını.Bir yuvayı kuran Çanakkale bir yuvayı bir daha kurulmamak üzere bölmüş iki parçaya.Dedem şimdi toprakta olsa da anneannem burada.Bir daha savaş olsa dedem uğruna,vatan uğruna canını vermeye hazır,deniz gözlü köylü kızı burada.



Kerem Ersaraç-MAKSİM GORKİ’NİN “ANA” ADLI ROMANININ OLAY ÖRGÜSÜ VE ÖZETİ

Nilovna adlı kadının kocasının onu evde sürekli kullanması ve şiddet uygulaması
Kadının , kocasının bu kin ve nefretinin nedenini araştırması


Kocanın sürekli içki içip sürekli alem yapması.
Kocanın bedeni bu şeyleri (içki içmek, sigara kullanmak vs..) kaldıramaması ve ölmesi.


Kocasının ölmesiyle , kadının tek oğlu olan Pavel adlı gençle yaşamına devam etmesi.
Oğul’un babasının yolunu izlemeye çalısması ama becerememesi (içki içmek, kumar oynamak vs..)


Oğul’un kendini sosyalizme vermesi ve çeşitli eylemlere önderlik etmesi.
Oğlan’ın hapse girmesi.


Hapisten çıktıktan sonra çeşitli gösterilere bir daha katılması ve bunun üzerine tekrar hapse girmesi.
Oğul’un mahkeme gününün gelmesi ve kadın’ın oğlunu savunması üzerine onun da tutuklanması.




Nilovna adlı kadının kocası onu evde sürekli kullanır ve şiddet uygular.Kadın bunun üzerine kocasının neden bu denli sinirli olduğunu araştırmaya kalkar ama başarılı olamaz.Kocası sürekli içki içer ve alem yapar. Adamın bedeni bu şeylere daha fazla dayanamayıp yorgun düşer ve adam ölür.Bu gelişmeyle kadın tek oğlu olan Pavel isimli gençle yaşamını sürdürmeye çalışır . Oğul babasının ölümüyle onun yolunu izlemeye çalışır ama başarılı olamaz. Kendini sosyalizme verir ve sürekli hiç durmadan çeşitli eylemler organize eder. Bunun üzerine hapse girer. Hapiste kalışı fazla uzun sürmez . Oğlan hapisten çıkar ama bu onu durduracak engel sayılmaz. Kendini tekrardan sosyalizmin içine atar ve sürekli eylemlere katılır ve önderlik yapar.Bu olaylarla tekrar hapise girer.Geçen zaman zarfı sonunda oğlanın mahkeme günü gelir ve ana Nilovna sürekli oğlunun tarafını savunur ve onun yolunu izler ama onunda yakalanması fazla uzun sürmez, o da hapise girer.


Kadir Yaşar-Benliğim ve Ötesi


Bu gece ruhumun derinliklerindeki bütün merhametimi kainat denen çöplüğe teslim ettim,bu gün yeni bir benim,yeni bir günüm,benliğim...Yanan zamanım günlüklerimide yakmış tıpkı geleceğim gibi benliğimde tersten yaşanmış.Mağbedim misafirleri eritti buz dağlarını azar azar ve yavaş yavaş.Şüpheli ve kinli bakışlar yok artık önümde mutluyum biraz biraz ve huzurluyum artık hiç olmadığı gibi...Bugün kalbimin gökyüzü kanlı değil,kar var ve önümde yok artık set misal duvarlar,itaat et tanrına yoksa bu dualar arkandan ağlar.Benim cennet bahçemdeki sulak güzel çiçeklerimin üstüne bir nur çöktü ve hiç gitmek bilmedi sanki oraya gömüldü!!Bugün hevesimde yok ya neyse yazmaya aslında durup durup yapmak istemiyorum mübağla ama devam etmek zorundayım ben hep yazmaya!!!Midemin istilacı ağrıları sarmaya başladı bütün karnımı ve içimde bir boşluk var sanki dolduralamayacak bir aşık yeri gibi,başım dönüyor yine,birkaç soluksuz gidip-gelen yolcu-hancı bu nefesler ve bir kriz tavanda kan izleri ve başucumda bir melek annem!!!Gözler kapalı yavaş yavaş ağır basıyor kapaklar,ÖLÜM VAKTİ!!!!Yüzüm soldu beyaz,Azrail karşımda ama bu sefer vakit az.Arkamda sevdiklerim gözleri yaşlı,benim meleğim ağlamaklı,vakit doldu gözler korkulu kimse üzülmesin ben yalnızım,bu son isteğim,Cesar Pavase'nin dediği gibi;''ben kendimle evliyim''
Kader mi?Önümde duran Azrail’e bağlı,
Yalan mı?Beni sevmeyenlerin bile gözleri yaşlı.
Sevgi mi?meleğimi hıçkırıklar esir aldı,
Benliğim mi?ruhum ebedi istikamete vardı…
Ölmeden biraz zaman önce,benim prensesim beni hep başından savmaya başlamıştı,şimdi ise beni göremiyor ama gözleri kan çanağı,lakin bunlar yaşanmasaydı beklide devamındaydı prensesim umursamazlığının ancak her şey değişti şimdi ben değil insanlar ağlak mahkum…
Hayat dediğin nedir ki?Alt tarafı insanlar tarafından talan edilmek için yaratılmış bir varlıkmış,bu hayat oyununun biletleri kapış kapış satılmış hep aynı konu ve yaşam bir çarkmış hep aynı yerde biter,aynı yerde başlarmış.Prensesim artık uyumaz olmuş,ailem artık kendi nefesinde boğulur olmuş,yaşarsın ya boşlukta,hani kimseler göremez ya seni,beyin algılayamaz ama kalp görürü ya,sen sevdiklerinin yanında olsanda bir faydan dokunmaz ya onlara,işte boşlukta bir hiç olarak var olmak böyle birşey be kanka!Ben devamındayım sözlerimin geri dönebilmeyi hep isterim.Burası karanlık,burası soğuk anne.Bir hiçim artık ben bu alemde.Tabutun içinde de olsa,bedenim cansız da olsa,son bir kere omuzlarda taşınmak ısıtıyor alemimi ama bir dünya kara toprak atılınca üstüme işte o zaman soğuk tekrar sarıyor alemimi,Kime ne ki bir cesetten yada bir cesedin gözyaşlarından,eskisi gibi değil artık bedenim yakışıklı,inan annem,bana hayran olan gözler şimdi beni görseler içlerini korku kaplardı!Çıkıp haykırmak isterdim karşınıza ben ölmedim,yanınızdayım,sizinleyim diye ama imkansız birşey bu işte,çünkü artık bir hiçim,boşlukta varlığını sürdüren,iki yaşam arasına sıkışıp kalmış bir piçim!!!AMA SON BİR KEREDE OLSA AİLEME SARILMAYI VE PRENSESİM İLE BAKIŞMAYI HERŞEYDEN ÇOK İSTERDİM….



Işıl Seren Keskin-Anlatıcı:Dadaruh

Kestane ağacları arasında kaybolmus bır evde seyıs olarak calısıyordum.Hanımımın İstanbul'a gıttıgı zamanlar cocuklar yanımdan ayrılmazlardı.Hasan'ı bır baska severdım.Hasan, Huseyın'den bır yas kucuktu.
Her sabah erkenden ahıra gırderdık.Çocuklar atları cok severdi.Cocuklarla birlıkte onları suya goturmek , cıplak sırtlarına binmek cocuklar ıcın cok buyuk bir zevkti.Cocukları böyle mutlu görmek benı cok mutlu ederdı.Hele Hasan 'ın korkak,sevımlı bakısları bana cocukluğumu hatırlatıyordu.Hasan'ı her seferınde önüme alırdım.En ufak isler bıle onları öyle mutlu ederdı kı.Hele tımar..Cocukların,hele Huseyın'ın en cok sevdığı işti.Habıre;
-Ben de yapacağım! dıye tuttururdu.
Yapamayacağını bıldığım halde kasağıyı elıne verır;
-Hadı yap derdım.
Aramızda kucuk ama Huseyın ıcın cok buyuk konusmalar gecerdı.Genelde insanlar beceremedıklerı işleri sevmezler ama o tımarı beceremedığı halde cok severdi.Boyu atın karnına bıle gelmezdı.Ama onaen cok keyıf veren sey de buydu galıba.Arada oturur,benı nasıl tımar yapısımı seyrederdı.En cok gulduğu sey atların huysuzlandığı anda cıkardığım ''höytt..!'' sesıydı.
Birgun Hasan'ı alıp dere kenarına indim.O sıra Huseyın evde yalnızdı.Aslında onu evde yalnız bırakmakla
iyi bırsey yapmadığımı hıssettım.Yanılmamıstım.Odamın altını ustune geıtırıp, hanımımın İstanbul'dan getırdığı, kullanmaya bıle kıyamadığım kasağıyı bulmustu.Nasıl buldu bılmıyorum ama buldu işte.Aslında benım de hatam vardı.Daha gızlı bır yere saklayabılırdım.
Herneyse!Kasağıyı kaptığı gıbı atların yanına,tımar yapmak ıcın kostu.Atın karnına surmek ıstedı.Beceremedı.At huysuzlanınca daha da hızlandı.Kendı kendını kandırmak ıcın turlu seyler soylendı.Acıttığını zannedıp bıraz yavasladı.Defalarca denedı.At daha da huysuzlandı.Artık yerınde duramıyordu.Zavallım onu durdurabılmek ıcın ole mucadele verıyordu kı..Kızmıstı.Öfkesını sankı kasağıdan cıkarmak ıstedı.Öyle kızgındı kı anıden cesmeye doğru kosmaya baslamıstı.Kasağıyı yalağın tasına koyup kaldırabıleceğı en ağır tası alıp acımazsızca ındırmeye basladı.Parcalayıp yalağın ıcıne attı.
Beyım her sabah dısarıya gıderken bır kere ahıra uğrar,oteye beıye bakardı.Bırgun bu sefer Huseyın'ı ahırda yalnız bırakmıstık.Hasan evın hızmetcısı Pervın'le beraberdı.Beyım o gun cesmede kırık kasağıyı gordu ve anıden benı cağırdı.Bır kabahat işledığımı sandım Kırık kasağıyı gostererek bana bunu kımın yaptığını sordu.
-Bılmıyorum, dedım
Beyım Huseyın'e donup daha hıcbırsey sormadan;
-Hasan yaptı babacığım! dıye atıldı.
Şaşırdık.
-Hasan mı?
-Dun Dadaruh uyurken odaya gırdı.Gızlıce aldı.Alma dedım.Benı dınlemedı,aldı.
Ben bırkez daha sasırdım.Dun hıc uyumamıstım...
Beyım sordu;
-Dadaruh'a neden soylemedın?
Gozerını bana doğru cevırıp,korkarcasına;
-Uyuyordu, dedı.
Sonra Hasan'ı cağırdı.İçime kusku gırdı.Uyudum mu? Uyumadım mı?..Karar veremıyordum.İcımde beynımle savasıyordum.O sırada hıcbırseyden haberı olmayan Hasan geldı.
Beyım daha bırsey sormadan, yalan soylemeyeceksın dıyerek kucuk Hasan'ı korkuttu.
Hasan korkudan cıkan kısık sesıyle;
-Tamam, dedı
-Kasağıyı sen mı kırdın, demeden kasağıyı neden kırdın? dedı.
Bana şaşkın şaşkın bakıp;
-Kasağı mı?Ben kırmadım , dedı.
Cocuk doğruyu soyluyordu aslında.Babası dınlemedı..
-Yalan soyleme.Yalan cok kotu bırseydır.Hadı soyle neden kırdın kasağıyı?
-Babacığım valla ben kırmadım kasağıyı, dıye hıckırdı.
-Utanmaz yalancı! dıye bır tokat ındırdı Hasan'ın suratına. Cezası ahıra bır daha hıc gormemektı.Gunlerce Pervın'le oturdu,kalktı.Herseyi onunla beraber yaptı.İçinde hep bır uhte kaldı.Atları haksız yere gorememek onu ıcten ıce acıtıyordu.Ben de cok uzuluordum ona.
Babası her fırsatta ''Yalancı,yalancısın sen!''dıye Hasancağızı ustelıyordu.
Hanımım gelmıstı.Olanları öğrenmıstı.Hasan'ın boyle bırsey yapacağına ihtımal bıle vermıyordu.Bunu yapanın ben olduğumu zannedıyordu.Bunun sonu hıc gelmedı.Hanımımdan baska herkes Hasan'ın suclu olduğunu dusunuyordu.
Hanımım gene İstanbul'a gıttı.Hasan ne zamandan berı doğru durust çıkıp hava bıle alamıyordu.Hep evde evde evde..
Çocukcağız son zamanlarda alışmıs gıbı gozukse de ruh sağlıgı cok bozulmustu. aylardır ıslemedığı suctan dolayı yargılanmıstı.Nıtakım bu beden sağlığını da tehdıt altına aldı.Gun gectıkce daha kotu oluyordu.Bırgun cok ağırlastı.Tabı herkes anıden olduğunu zannedıyordu.Doktor getırttıler.Kasabanın butun kadınları cocuğun basına ususup , turlu turlu seyler yaptılar.
Beyım kendını hıc suclamıyordu.Ama uzuluyordu da.Ne de olsa yavrusu!Ben cok durgundum. Pervın ıse durmadan ağlıyordu.Huseyın gıdıp gelıp;
-Nıye ağlıyorsunuz? dıye soruyordu.
-Kardesın hasta, dedık.
-Iyı olacak ama, dımıı, dedı.
-Olmayacak...
-Ama ne olacak o zaman?
-Uzgunuz ama ölecek!
-Ölecek mı?
Zavallı Huseyın de ağlamaya basladı
O gunden sonra hep Pervın'ın yanında yatmaya baslamıstı.Ne zaman gozlerını kapatsa sımdı ölumunu bekleyen kardesının ''Yalancı!'' sozlerıne maruz kaldığı anıgozlerı önune gelırdı.Dayanamadı.Pervın'ı uyandırıp Hasan'ı gormek ıstedığını soyledı.
Pervın yarı uyuklayarak ;
-Neden kı? dedı.
-Babama da ona da bırsey soyleyeceğım, dedı.
-Ne soyleyeceksın?
Şey, hanı kasağı vardı ya onu Hasan değıl, ben kırmıstım.Onu soyleyeceğım.
-Hangı,hangı kasağı yavrum?
Cevap verememıstı.Hıckırıkları arasında herseyı anlattı.Artık ıtıraf etmek ıstıyordu.
Pervin;
- Yarın soylersın, sımdı olmaz.Hem herkes uyuyor, dedı
Huseyın anca ıkna oldu.Pervın tekrar uyudu.Huseyın gozlerını kıpmadan sabahın olmasını bekledı.Gece boyunca durmadan dusundu,durdu.Nıhayet sabah oldu.Butun gecekı bekleyıs bosunaydı.Bırıcık masum kardesı o gece son nefesını vermıstı bıle...




Gamze Şahin-Çaresizlik


Sadece aklımdaki soruları yanıma alıp sokağa fırlamıştım. Sevginin felaketim olacağını hiç düşünmedim. Hatırladıklarım yanıp sönen kaldırım taşları birde soruların cevaplarıydı. O an hatırlamak istemediğim anlardandı bana kalsa hiçbir olay hatırlanmaya değmezdi hayatımda. Ama bunu da unutup gitmeye çalışmıştım. Öyle çabam vardı ki her yalnızlığım varlığını hatırlayışım olurdu. Seni nefretimin çokluğu kadar severdim. Yusuf’a rastladım kısa bir hal hatır sorup aklımdaki soruları da alarak yanından uzaklaştım. Yusuf anlamıştı ki arkamdan baktığını hissettim. Hiç üslubumu bozmadan kaldırımları sertçe çiğneyerek birazcık uzaklaştım. Sonunda aradığım kimliğe ulaşmıştım. O asaletle bir an sadece baktım ne söyleyeceğimi bilircesine; ‘Anlıyorum’ dedi. ‘Beni doğru anlamışsın’ dedim. Şimdi hata yaptığımı düşüneceksiniz. Evet hataydı kazanan gururummuş gibi olsa da ona bu aşkın yokluğunu tek kelimeyle ifade etmişti gözlerim. Ben bu limanda çok şey bulmuştum ama belki de onun bulamayışıydı tüm olanlar… Ayrıldık neticede. Şahitlerim kaldırım taşlarıydı ama onlar yalancı şahit olmak yerine susmayı tercih ettiler. Bir hırsın kurbanı oldum. Üşüyorum şimdi. Keşke yanımda aklımdaki sorular yerine paltomu alsaydım. Biz hala yaşayan, birbirini tamamlaya hazır iki deniz olurduk. Şimdi bir birlikteliğim var. Hala seni arıyorum, bir okyanus olabilmek için…



Gamze Şahin-Bekleyişim

Durgun denizin hemen yanında ona göz kırpan bir bank vardı. Oturmayı seçtim. Biraz alındı belki bana ama benimde artık gözlerimin dalabileceği yeri bulmam gerekiyordu. Yalnızlığımın sebebini sorguluyor, çarptığım kapının şiddetini düşünüyordum. Bazen hayat o kadar çekilmez oluyordu ki bense onla savaşmak yerine yenilmiş olmayı tercih ederdim. Yaşama amacımdan bir adım daha uzaklaşan birini tanıyorum. Şimdi o kadar zor ki her savaştan galip, anlı açık çıkmak… Ben savaşmadığım savaşları bile galibiyet saydım, kaçtım.
Ama savaştan değil, kahramanından… Yağmur bastırmıştı. Bank gitmemi söylercesine dua etmişti. Sanki yağan yağmur, dualarının ürünüydü. Sanırım gidecektim ama gidecek yerim yoktu. Kalacaktım mecburen. Basit galibiyetlerin sahibi olan ben yalnızlıkla savaşıyordum. Kaybedeceğini bilercesine yağmura en çok sevdiğim masalı anlattım. Basit galibiyetleri, ani çıkışları ve tabi ki korktuğum sava olan yalnızlığı. Yağmur dinliyor, bazen de aramıza rüzgarı alıyordu. Şiddeti arttırdıkça onu beni anlamaya davet ediyordum. Oysa yağmur masalların kuzu sandığım kurdu, derman sandığım derdimmiş. Rüzgarla birlikte yüzüme çarptığı saçları itiyor, küstahlığımı onlara da anlatıyordum. Yağmur kadar iyi bir oyuncu, rüzgar kadar da iyi bir senaryo olabilirmişim. Annem bu masalı anlatınca, uyumuştum ama şimdi gözlerim o kadar açık ki kaybetmekten korkuyorum.

Cansu Yunus-Sessiz Çığlık

Duygularımızla, ümitlerimizle,
Havada dans ederdik biz.
Olmak ya da olmamaktı içimdeki biz.
Ben seninle;
Keşkelerle yaşamaya razıydım,
Ama son keşkem,
Senin gitmen olmalıydı.
Sessiz çığlığımla boğuşuyorum.



Nefesin, nefesimde iken;
Yeni durgunlaşmış bir denizdim sanki.
Canımdan bir parçaydın sanki.
Sessiz çığlığımla boğuşuyorum.



Ben sadece senden,
Sevgini ve benim olmanı istedim.
Bana seni getirecek olan;
Hayat değil,
Sen olacaktın.
Sessiz çığlığımla boğuşuyorum.



Sana anlatamadığım her şey,
Beni bitiriyor.
Yokluğun;
Kalbimi ağartıyor, acıtıyor.



Yoksun içimde demek çok zor.
Varsın;
Hep olacaksın.
Sessiz çığlığımla boğuşuyorum.



Ben senin yaptığını yapamadım
Bu gece, en uzun gecem
Bu gece, sessiz çığlığımla ağlıyorum.

Sessiz çığlığımla boğuşuyorum…


17.02.2007


Cansu Yunus-Gülten Dayıoğlu’nun ‘Neşeli Boyacı’ adlı hikayesinin kişiler bakımından incelenmesi

Erhan ( Neşeli boyacı): ‘Masum mavi gözlerini dikerek…’
‘Zayıf ve çelimsiz bir çocuktu.’
_fakir:”Ailesi geçim sıkıntısı içindeydi.”
_çalışkan:”Sabahın alacasında ayakkabı boyatan olmaz, dedilerse de dinlemedi.”
_azimli:”Kimsenin lafına kulak asmadan direnmeye kararlıydı.”
_yardımsever:”…kuşlarını şefkatle bakıyordu.”
_samimi:”Erhan ilk gelen kişiyle Bekir’i tanıştırdı.”
_duygusal:”…yüreği şişti, gözleri doldu. Ağlayacak gibi oldu.”



(İstasyon boyacıları):’eski ve pis giysili, ağzı burnu yara bere içinde’
_önyargılı:”Müşterinin ayağını biz alıştıralım,senin gibilerde hazıra konsun.”
_yabani:”Seni istemiyoruz burada, git”



Bekir(İstasyon boyacısı):’Soğuktan elleri morarmış.’
‘Eski paltolu,simsiyah saçlı…’
_ailesine bağlı:”…az da olsa aileme yardım etmek istiyorum.”
_çaresiz:”…kış bastınca, hepimiz bir yere dağılıyoruz. Zor oluyor yeni bir yerde tutunmak.”



(Küçük Boyacı):’Kısa boylu, güler yüzlü, tatlı bir çocuk.’
_coşkulu:”Küçük boyacı coşku ve umut yüklüydü.”



Cansu Yunus-Adını Siz Koyun

Bu gece nasılsın? diye sorma bana. İnsanlarla, hayatla, zamanla nasıl uğraştığımı bilemezsin. Sebepsiz bir korku var içimde. İstanbul bana gülmüyor bu gece. Bilmiyorum neden bu gece kalbimde bir acı, sızı var. İçimde çığlıklar kopuyor. Ama suskunluğum da odayı kaplıyor. Yarın sabahı düşünüyorum. Sabah bana ilk kim ‘günaydın’ diyecek? Kim bana gülümseyen gözlerle bakacak?
Seninle neden bu gece konuştuğumu bilmiyorum. Sen benim yalnızlığım, karanlığım, içimde büyüttüğüm bensin aslında. Hayattaki hatalarımı silemediğim gibi seni de silemiyorum
içimden. Senin yüzünden yalnız kalamıyorum belki bu hayatta ama benim bir heyecanımsın işte.
Hayatla ilgili sorulacak çok sorum var ama cesaretini toplayıp cevaplayacak kimse yok. Görmezden gelip görenlerdeniz biz insanlar. ‘Beni anlayın, ben anlatmadan’ diyor yazar. Onun için, gözler konuşur bizim yerimize bazen. Bu gece de onu yapalım sen sus.
İnsanlar, deyince sokakta her zaman gördüm ama hiç tanımadıklarım geliyor aklıma. Zaman deyince karşı konulamaz bir değirmen aklımda. Hayat ise herşey veya hiç birşey…

Bahar Eren-Sabaha Karşı Şehir

Akşamdan kalma ışıkları gördüğümde,
Fırtına demetleri denize dalardı,
Sonsuz rüya akşamlarının bittiğinde,
herkes bilirdi;sabaha karşı bir şehir uyanırdı..

Belki sokaklar hala sessizdi,
Gecenin alıp götüremedikleri vardı kaldırım taşlarında,
Ama sonsuz ve dipsiz aşklar sarardı..
yalancı,biraz sonra bitecek sevdalar,
o zaman herkes anlardı;sabaha karşı bir şehir uyanırdı..

Yollar hafif ıslak olurdu,
Pencereler sonuna kadar kapalı kalırdı,
Bulutlar ağlamak isterdi bu şehre..
Ama karanlık sevmezdi ağlamayı,
Ben bile bilirdim;sabaha karşı bir şehir uyanırdı..

Otellerin soğukluğu var olurdu,
Rüyalar unutulmaya koyulurdu,
Zihinlerde artık tek bir şey vardı;
...sabah oldu bile..



04.02.2007
pazar

Bahar Eren-O Minik Hayatlardan Bir Tanesi

Yaşadıkları yer bir çukurdu sanki..çukur denilecek kadar minicik kutu gibi bir yerdi,nasıl da yaşıyorlardı ama orada,ama onlar mutluydu..isimlerini bilmiyordum, mutluydular o kadar imrenirdim ki onların yaşantılarına,ailesine,sevgilerine...keşke onların yerinde olsam diyordum bazen kendi kendime...ama annesini küçük yaşta kaybetmişlerdi,tam altı kardeş..ama mutluydular elalem yardım ediyordu,ellerinden geldiği kadar, bir sokak çocuğundan farksız değildiler,öyleydilerde benim gözümde...bazen aralarında birbirlerine şakalar yaparlar,eğlenirlerdi,aslında bilinen ve görünen o kadar sıkıntıları vardı ki...hiç aldırmadan eğleniyorlardı..belki düşünüyorlardı nasıl olsa dışardan millet yardım eli uzatıyor, onlara bakıyordu,telaş edilecek ne vardı ki..ama hiç düşünmedikleri o kadar belliydi ki..ama o zavallı yavrucakların halini ben bile bu küçük yaşımda düşünüyordum..zavallılar..annesizlik,kimsesizlik gibi bişey,babalarıda bırakacaktı onları..o küçük mini yuvalarına bir uğruyordu,bir gün gelmiyordu..çok üzülüyordum onlara,babasızda kalacaklardı..sonunda babalarıda gitti..yapayalnız kaldılar..her gece birisinin ağlama sesleri geliyordu, penceremin kenarından onları izliyordum..o mini evleri buradan çok net görünüyordu..çukur bir evleri vardı..sonra ilerideki eve taşındılar..orası daha rahattı,geçinmeleri için,dışarıdan o elalemin yardımlarıda olmasa her biri ölmüştü belkide..zavallı ailesiydi birer..adlarını bilmediğim için onlara birer isim taktım,onlarla o kadar çok konuşma isteği vardı ki içimde,ama annem ''sakın onların yanına gitme!'' diyordu..en büyükleri''ali'',ondan sonra gelen''murat'',''rıfat'',''rıza'',''ziya''ve en küçükleri, en acı çekeni''refik''...refik çok tatlıydı,uysaldı.herkes onu çok seviyordu..kim bakacaktı bu zavallılara..çok acıyordum..her biri benim dostumdu,onlar hiç bilmesede ve bilmeyecek olsalarda...

''aradan birbuçuk yıl geçti..''

ve sonra..bu güzel çocuklar annesiz babasız büyüdüler..yalnız..karşı evdeki Hacer Teyze onlara bakıyordu..neden onları evine almıyordu kimse acaba..çok üzülüyordum..ama aralarından ikisi ayrılmıştı..zengin bir adam iki kardeşi alıp bilmedikleri bir yere götürmüştü..nerede olduklarını ben bile bilmiyorum..çok yorgunlar ve bitkinlerdi..kardeşlerinin gittikleri zaman..ben her gece onlar için ağlıyordum..anne ve babasızlığın ne olduğunu aslında çok iyi anlıyordum..iyiki annem ve babam beni bırakmamışlardı..iyiki varlar..aradan bir süre geçtikten sonra kardeşlerin ikisi öldü..bu olay beni çok etkiledi..birini araba kazasında kaybettik..o kadar etkiledi ki beni,hergün ağladım onun için..çok seviyordum en çokta refik'i,en acı çekeni ve yazık olanı oydu..öbür kardeşide soğuktan öldü..göz göre göre her biri ellerimizden kayıp gidiyordu..anneme anlattığımda bana hep''biz ne yapabiliriz,onların kaderi bu..''diyordu..ben çok kızıyordum herkese,ne kadar acımasızlardı..hatta o kadar düşünüyordum ki ben onları,bir kere Hacer Teyze'ye demiştim,o soğuktan ölen kardeş için''..keşke battaniye gibi birşey verseydim,zavvalı...''diyordum.Hacer Teyze adeta bana bakarak gülüyordu..bana ''kızım hiç öyle şey mi olur..''diyordu..peki o zaman neden Hacer Teyze onlara yemek götürüyordu..ben bir battaniye verince alay konusu oluyordum,hem bu benim için,sırf benim için değil,her insan için bir insanlık vazifesiydi..hem insanda bir şefkat,acıma duygusu olurdu..aradan bir süre sonra benim küçük aşkım refik ve onun abisi ziya kaldı..sonra ziya da onu terk etti..biraz büyüdü ve refik i yalnız başına bıraktı..ne olacaktı refik in hali...kim bakacaktı ona..ailesi gözler önünde yok oldu ve kimse birşey yapmadı..bu kadar basitmiydi herşey..nasıl oldu da kimse yardım eli uzatmadı..zaman geçti gitti bir refik kaldı..ona ne mi oldu dersiniz?..iyi oldu aslında,penceremden baktığımda ona sesleniyorum bazen bana bakıyor,çok tatlı bir yüzü var..aşağıdaki bir amca ona sahip çıktı,bazen ben aşağıya inince peşime takılıyor..benimle oynamak istiyor..bende ona bakıyorum,ama artık büyüdüm..aklım herşeye eriyor ve onu her gördüğümde ''işim var ^^pisi pisi^^,okul dönüşü..''diyorum..beni anlıyor mu bilmem ama ben onu herşeyiyle anlıyorum...ama dediğim gibi o bir ''pisi'':)

Bahar Eren-İstenilenlerin Sıkıcılığı

Zaman denilen kavram o kadar hızlı ve çabuk ilerliyor..ve bizi o kadar kendine esir ediyorki,bizler onun içerisinde kayboluyor ve birer kayıp yığın olarak yaşıyoruz..Ya da bazılarımız yaşar gibi yapıyoruz..İnsanların,bir misal çevremizdekiler, onların o kadar hayalleri geleceğe dair umutları vardır ki..Aslında bir çoğunun olmasada, olanlarınkilerde bir o kadar değerini çabuk ve önemsizce yitiriyor..bir zamanlar o kadar çok istediğimiz şey bir bakıyoruz,zaman gelince değerini tamamiyle unutmuş ve yok etmiş..ya kendi ya da bizim içimizde.en üzücü yanı kendi yanımızda olmasını bir o kadar istediğimiz bir şeyin değerinin bir anda bir hiçe dönüp var sayılmaması gibi..artık istediklerimden korkar oldum,ne istesem sonunda değeri benim için o kadar çabuk kayboluyor ve unutuyorum..aynı şekilde insanlarda böyle..hep yetersizlik,yanlış anlamalar,çekinmeler,sakınmalar..hayatımızı bir ruh gibi alıp eski,unutulmuş ve bir o kadar da uzak diyarlara götürüyor..gözyaşı hiç birşeyin çağresi değil, bunuda anladım bugün..hayata ne zaman umutla, bir şeyleri tekrar kazanma çabasıyla baksam,hep üzüntüyle geri dönüyorum,güçsüzlük beni hemen ele veriyor ve insanlar o anda benim kim olduğumu, ne olduğumu hemen anlayıveriyorlar..bu dünyada ne seveceksin,ne de inanacaksın..çünkü her ikisindede kaybediyor ve sonunda üzülüyorsun..ya da bu ikisinden birini tercih ettiğinde dahi, yine bir yenilgi devamını sürüklüyor ardından bu sefer, elindekileride kaybediyorsun..işte galiba, hayattan kopma noktası bu demek..yazıyorsun,yazıyorsun,yazıyorsun..artık onlar dahi kendini belli etmemeye başlıyor,kendini iyice yapayalnız,kimsesiz ve yorgun hissediyorsun..gözlerindeki o,ilk günkü parıltı yok oluyor,bir bakıyorsun bir yıldız gibi hemencecik ve haberin bile olmadan,senden gizli kayıp gitmiş..artık bulamıyorsun..o zevki ne kadar arasanda,kime anlatsan boş, derdini,kime söylesen anlamaz çünkü herkes,kendi halinde ve kimsesiz..arkanı dönsen gelecek, sana destek olacak hiç kimsen yok..ağlasan gözyaşını silecek tek bir dostun yok,ölsen dahi mezarının başında tek bir dua okuyacak insan yok..''ölsem'' diyorsun ''arkamdan kim ağlar?''..hiç kimse,belki bir kişi,o da rol icabı..hayatta hiç kimsenin dostu yoktur derdi babaannem,ama ben''olur mu öyle şey babaanne!nasıl yok,insanın dostu olmadan olur mu?''derdim..ve şimdi anladım ne istenilenlerin,ne dostların ya da dost bildiğin insanların kıymeti,değeri varmış hayatta..hatta bazen insan kendisini bile kıymetsiz,bir o kadar değersiz buluyormuş..şimdi anladım...

Bahar Eren_İstanbul'un Altında

Bekliyorum galatada,
Mavi gece altında,
Işıklar beni arıyor,
İstanbul' un altında.


Bir rüzgar esmiş,
Dalgaların içindeyim.
Üsküdar 'a uğradım,
İstanbul 'un altında.


Beyoğlunu geçerken,
Uğramışım çarşıya,
Birde baktım deniz yok.
İstanbul' un altında.


Bir ayaz çıktı yine.
Balıkçılar geldi diye.
Yalnız kalmak ne zor,
İstanbul' un altında.


Bir bakıp yaşlanmışım.
Herşeye inanmışım.
Gördüğüm bir rüyaymış.
istanbul 'un altında..



Bahar Eren-Bir Hikaye



Bir oyun gibi kimi zaman...Caddelerin,ara sokakların sessizliği gibi..Bazende ağlayan bir kedi yavrusunun sakinliği kadar ne bize uzak ne de çok yakın...Kimselerin gerçekte ne olup bittiğini bilmediği bir ruh hali aslında..İnsanın kendi kendine ağldığı,gölgesiyle dost olduğu...Belkide ondandır ağlamak,anlamsızca bakmak ve hayal etmek...kafasını bir direğe yaslayanın uzun uzun düşünmesi ondandır...yalnızlığından....Bir kelebek kadar zariftir,bulunması çok kolay,kurtulması bir o kadar zor olan....Anlaşılması güç isteyen ağlatan ve yok eden....

bir hikaye....
Ben doğma büyüme istanbulluyumdur.Bu nedenle istanbul u en iyi ben bilirim.Neler olup bittiğini,yalnız geceleri,ağlamayı,gülmeyi,kimi zamanda yok olmayı..hepsini bilirim.İstanbul aşıkların şehridir kimi zaman kimi zamanda kimsesizlerin oluverir,bir gecede değişir bütün sahiplenmeler,tam bir gecede...ara sokakları en merak edilen yerlerden,oralarda mutlaka unutulmuş kıyılarıdır istanbul'un....sade gülümsemeler vardır,abartılı bakışmalar,ne olup bittiğinden uzakta kıskıvrak oturup konuşmalar vardır..Ben annesiz büyüdüm,babamsa ben küçükken öldü....ama hayata hep umutla bakmayı başardım yinede...
Bizim Deniz Abla vardı...hemen kapı komşumuz olurdu kendisi..sürekli kocasından dayak yerdi,bütün mahalle bakakalırdı..kavga gecesi sokakta çıt çıkmaz,sabahleyin sanki bir kurtuluş yaşanmış gibi bir kedi miyavlamasından başka ses gelmezdi..gelecek tek ses,ya bir farenin bir kadına attırdığı çığlık,ya da ileride tamirci Erim Abi nin öldürmeye çalıştığı adamın can çekişme sesleri....başka da birşey değil...Deniz Abla az kadın değildi,kadındı ama taş gibi bir kadındı..ama kocası çok döverdi..zamanında evinde yaşanan tatsızlıklar nedeniyle evden kaçmış..Bursa da bir adama verilmişti...Bu adamda onu istanbul a getirip taksimin en cüzze mekanlarında çalıştırmaya başlamıştı...hamile kalıncada,işinden atılmıştı..Bir tane çocuğu var,o da şimdi sersefil ama annesi gibi çekmemiş,kendi halinde yaşayabiliyor en azından...Tabi bugüne kadar başına gelmedik kalmış olsada ....kocasını da o mekanlardan bulmuş bir kadın bu...Ayıbı ayıp ama evden kaçması İstanbul gibi bir yerse hala burası nereye getirebilir ki?Kim bu kadının gerçekte namuslu olduğuna inanır ki..Çünkü bakanların hepsi kötü tarafıyla bakıyor baksa dahi....ama bugün o kadının yani Deniz Ablamın mezarı başındaydım...neyse biz gelelim konuya;
Birgün kapım çaldı,bir kadın... 50 yaşlarında, hala güzelliğini yitirmemiş,alımlı,zarif...böyle bir yerde böyle bir kadının,işi ne dedim içimden..önce onu içeri almak istemedim,ama bir taraftan içeri alma isteği uyanıyordu içimde..kim bu kadar güzel bir bayana kapıyı çevirebilirdi ki..??Yavaşça gözlerimi gezdirdim üzerinde,gözleri hafif yaşlı gibiydi,pek fazla bekletmeden içeri aldım onu..Tabureyi çekerek oturmasına izin verdim,havada sonbaharlıktı,pek sıcak değildi eskisi gibi....serinlemeye başlamıştı...Sonra ona bir çay yaptım,benden gördüğü yakın ilgiden hoşnut kalmış olmalı ki bana bakarak hafifçe gülümsedi,oysa onun yüzüne bakan, daha önce gülmek nedir bilmeyen biri zannederdi herhalde...sonra konuşmaya çalıştı benimle,bende onunla konuşmaya çalışıyordum...istiyordum ama konuşamıyordum,onunla sohpet etmek istemediğimi düşüneceğinden korkmaya başladım biraz,sonra o na 'kimsin?'dedim....
Bana baktı,baktı,baktı...Biraz bekledikten sonra bıkmış bir sesle ofladı ve 'adım gülseren'dedi..o kadar belli ettiki yalan söylediğini
anladım...O da anladı benim kendisinin yalan söylediğini anladığımı, ama birşey demedi..ne diyebilirdi ki...bana hayat hikayesini anlatmaya başladı,öyle bir açıldı ki herşeyiyle,hayatını bana döktü,onu dinlediğim zaman ömrümden 15 seneyi almışlar gibi oldum,çünkü, sanki bana anlatırken,aynı şeyleri kendi başımdan geçmiş gibi düşündüm ve çok üzüldüm,ağlamak istedim...ama bu onu daha da üzerdi..yapmadım....Bana anlattıkça gözlerinden yaşlar geliyordu ama ağlayamıyordu,aslında içi o kadar doluydu ,o kadar ağlamak istiyordu ki fakat yapamıyordu işte...ben ona baktıkça gözlerini yere dikiyordu...Bir çingene ailesinde büyüdüğünü söyledi,yakınlarından çok zarar görmüş,tecavüz etmeye kalkışan,asılan olmuş ama o dinletememiş sözünü kimseye..onun suçunu herkes onun güzelliğinde bulmuş..En sonunda evden kaçmış,babasının bile tacizine uğramış...Yolda tanıştığı bir kadın onu bilmediği bir şehre götürmüş,orada da başına gelmeyen kalmamış...Hep acı çektirmişler kadına,odalara kapatıp günlerce işkence etmişler,önüne gelen onu haince kullanmış,para uğruna herşeyinden vaz geçmiş insanların tuzağına düşmüş...bunu bana anlatırken gözlerinden tane tane yaşlar damlıyordu,insanın onu o haliyle görünce ağlayası geliyordu...Anlatmaya devam etti,kollarını açtı önce...bakamadım...Yara bere içerisindeydi,bilekleri kesik kesikti,bembeyaz teni solgun bir gül gibi çiziklerle,siyahlarla doluydu..gözyaşları yaralarından birine damladı ve içi burkulur gibi bir ses çıkardı,sonra gözlerini silerek anlattı,onu sabaha kadar dinleyebilirdim ve dinledim de....Bana anlattı tüm açıklığıyla,gizlemeden....geceleri hap yutarak kaç kere hastanelik olduğunu,intihara kalkışmasının nasıl olduğunu,ilk ilişkisini,hayata bakışını...
Bana hayatının eskiden bembeyaz bir sayfa olduğunu,şimdi ise çizilecek,hatta karalanacak tek bir boşluk dahi kalmadığını söyledi,ilk kocasından bir çocuğu olduğunu,nerede yaşadığını dahi bilmediğini anlattı,içinde hala eski günlerin tazeliği vardı,yaşanmamış bir hiçbirşeylik vardı ve bana anlattı bunu,anlatmaya çalıştı..bense hep dinledim onu...günlerce dinlerdim onu aslında yeterki burada kalsın,onu bana bağlayan bir güç vardı ,bir ışık....İlk aşkınıda anlattı bana,çok sevmiş,daha önce hiç ama hiç sevmediği kadar hemde...ama ailesi ayırmış,onlar evlenmeyi planlarken ayrılmışlar,çok ağlamış ama ağlamak hiç fayda getirmemiş,o ilk aşkıyla yaşamış herşeyi,sırf ona ait olabilmek için,onunla beraber bir ömür geçirmek istemiş,ama zaman onları ayırmış işte...
Hem zaman hemde aile,çevre,yaşayışlar...ceza evine girmiş en sonunda,oradada onun peşini bırakmamış belalar,sürekli insanların hor bakışları ve lafları arasında ezilip kalmış,ceza evinde dışarıdaki belalı adamları,hep onun peşinde olmuş...en sonunda peşini bırakmışlar ki ,bıraktıkları zamanda ,o yaşını geçmiş,artık işe yaramaz bir hale gelmiş...
işte dün bu kadının mezarındaydım ve günlüğünü öldükten sonra yatağımın altında bulduğum ve onu bilmeden dahi olsa gördüğüm bu kadın meğerse benim annemmiş....
23.01.2007



Andaç Uzel-Kısayı Savunmak

Özdemir Asaf denilince aklınıza ne geliyor?Muhtemelen çoğu kişi gibi ilk önce Lavinia ve daha sonra da kısa,iki dizeden oluşan şiirleri değil mi?
Aslında o sadece bir şair değildi.Sigortacılık,yayıncılık hatta çevirmenlik bile yapan ama her zaman şair olan ve şiiri yaşayan bir şairdir Özdemir Asaf…
Birçok kişi onu ilk Lavinia adlı şiiriyle keşfetmiştir.(aynı benim gibi)Ama Lavinia onun uzun şiirlerinden biridir.Özdemir Asaf’ı tanımaya hep beraber Lavinia’yla başlayalım isterseniz:
Sana gitme demeyeceğim
Üşüyorsun ceketimi al
Günün en güzel saatleri bunlar
Gitme hep yanımda kal…

Sana gitme demeyeceğim
Gene de sen bilirsin
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim
İncinirsin…
Bu dizeleri yazarken acaba şair gerçekten gitmek üzere olan Lavinia’sına mı sesleniyor dersiniz? Karar vermek gerçekten çok zor…En azından ben çok zorlandım karar verirken…
Dediğim gibi Özdemir Asaf sadece dörtlükler yazmazdı.İkilikler veya kısa şiirler onun için dörtlüklerden daha çok öneme sahipti.Zaten önemli olan uzun cümlelerle az şey anlatmak değil kısa cümlelerle çok şey anlatmak değil midir?Bakın mesela ne diyor:
Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu
Birinciliği beyaza verdiler…
Özdemir Asaf ayrıca farklı konulardaki görüşleriyle de dikkat çekebiliyor…Bakın öğütler ve öğüt vermek hakkında ne diyor:
‘’zamanında taze yenmemiş bir ekmeği,başkasına
Bayat yedirme denemesidir…’’
İyi ama Özdemir Asaf kolay yoldan dörtlükler yazmaktansa neden ikilik yazıyor?Neden kısadan yana?
Kısa yazıyor çünkü kelime oyunlarını seviyor.Kısa yazıyor çünkü kelime oyunlarının sadece kısa cümlelerle oynanabileceğine inanıyor…Kelime oyunlarını seviyor çünkü kısa yazıyor…
Bu çakırkeyif şairimizi 1981 yılında kaybettik ve işte tam o zamandan beri şiir şairsiz kaldı…
Son olarak:
Dün sabaha karşı kendimle konuştum.
Ben hep kendime çıkan bir yokuştum.
Yokuşun başında bir düşman vardı.
Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum.


Pınar Can-Terk Edilen Anılar


Kalemimin ucu kırıldı.Sanırım bütün acı aktı.Deniz var gözlerimde perde gibi indi yüzüme.
Martı sesleri,dalga sesleriyle kulaklarımı doldurdu.Dünyada huzur veren başka birşey yoktu.Alabildiğine mavi heryer berrak ve temiz.
Ufuk çizgisi bulunduğum yere uzak ama yakın gibi,gökle birleşmiş sanki.Bulutların arasından güneş ışığını vuruyor suya,liman parıldıyor tam bir harika.Hava soğuk ve rüzgarlı hüzün bütün limanda.Martılar acılı bir konuşma yapıyorlar aralarında.Sonra havalanıyorlar,çaresizliğime çağre arıyorlar.Kalbim kaybettiğim huzurla doluyor.Ümitlerimin sessizliğine ve hayallerimin gerçekliğine dalıyorum.Herşey düzelecek eminim.Pesimistliğimi o limanda terkettim.

Son kez hatırlıyorum yaşadıklarımı;kızıyorum,sinirleniyorum dalgalar kayalıkara çarpıyor o anda.Deniz;içimi temizliyorum.Sende başka limanlardan gelenleri hisediyorum.Kimlerin birikintilerini içine aldın?Nerelere sürükledin onları...
Şimdi sıra benim hüzünlerimde onlarıda al başka limanlara taşı,benden uzaklaştır onları.Bak ben böyle iyiyim.Sen bana iyi geldin.Rüzgar yüzüme vuruyor,ben suya yaklaşıyorum.Yoğun ve hızlıbir şekilde hatırlıyorum yaşadıklarımı,içimin anışını hisediyorum son kez.Başımı alabildiğine dikiyorum.Ufuk çizgisini izliyorum.Martılarda ağlıyorlar bana.Şimdi benimde gözlerimden yaşlar boşanmakta.Her biri hoşçakal demeye cesaret edemediğim kesitlerim.Sana veriyorum onları....
Rüzgar durdu şimdi,martılar ayrı bir huzurla uçuşuyorlar havada.Hava yumuşadı ve dalgalar sert hallerinden vazgeçti.Sonkez baktım sana.Limandan bir vapur kalkmakta.Arkamı döndüm bu ana,vapurun sesi uzaktan duyulmakta.Sanırım kalktı anılarım.Bende gözlerimi sildim arkama bakmadan GİTTİM...


Aysu Orak-Gidersen


Gidersen gittiğin yerde
Duracak zaman
Gittiğin yerde doğmamak
Üzere batacak güneş
Ve hiç yaz gelmeyecek
Benim şehrime
Yağmur hiç yağmayacak
Odamın penceresine
Renklerin üzerine karanlık çökecek
Kuşların sesini duymayacak kulaklarım
Herkes susacak
Benim içim 'SEN' diye bağıracak
Herkes beni duyup,beni dinlerken
Sen beni duymayacaksın
Gözyaşlarım tenimi
Yakıp kavuracak
Her geçen günün rüzgarı
Kurutacak gözyaşlarımı
Gözyaşlarım kuruturken rüzgar
İzin vermiycem
'SENİ' içimden almasına
İzin vermiycem seni de
Gözyaşlarım gibi kurutmasına...